Devlette devamlılık esastır
http://www.tersyuz.org/ana-sayfa/534-devlette-devamllk-esastr-goekce-sinasos.html
1948 senesinde öldürülen Sabahattin Ali, komünizmle mücadele kisvesi altında, devletin bilgisi dâhilinde öldürüldü. Cinayeti asla aydınlatılmadı.
1955 senesinin 6 ve 7 Eylül günlerinde, Türkiye’de yasayan azınlıklar, Kıbrıs’ta taksim planını devreye sokmaya çalışan hükümet ve kontrgerillanın operasyonuyla yüzyıllardır yaşadıkları ülkelerinden sürülüyorlardı. Kontrgerillanın öldürdüğü, tecavüz ettirdiği, sürdüğü azınlıklara karşı işlenen suçların faturası solculara kesilmeye çalışılıyordu. Ah, ne de sinsiydi şu kontrgerilla!
16 Şubat 1969 günü Beyazıt’a giden binlerce öğrenci ve emekçi, Amerikan donanmasının 6. filosunu protesto etmek için Taksim’e yürüyordu. Bu sırada gerici güçleri harekete geçiren kontrgerilla, katliam hazırlığını yapmış ve tarihe Kanlı Pazar olarak geçen katliamı çoktan hazırlamıştı bile. Dönemin İstanbul Valisi’ne göre Kanlı Pazar’ın sorumlusu tabii ki de soldu!
1 Mayıs 1977 günü Taksim Meydanı, bir daha hiç unutulmayacak bir güne hazırlanıyordu. Yarım milyon emekçi, DİSK’in çağrısına uyarak 1 Mayıs alanına akın ederken, kontrgerilla da boş durmuyordu. 1 Mayıs öncesinde ve sonrasında işlenen yüzlerce siyasi cinayetin faillerini yakalamayan devletin gözetiminde 1 Mayıs 1977’de felaketin doruk noktalarından biri yaşanacaktı; 34 kişi göz göre göre katledilmişti. Nazlı Ilıcak iyi bilir, kendisinin de yazdığı, o günlerin sağcı gazetelerine göre katliamın sorumlusu tabii ki de solculardı.
16 Mart 1978 günü İstanbul Üniversitesi’nden çıkmakta olan devrimci öğrencilerin üzerine bomba atıldı ve ardından açılan ateşle yedi öğrenci hayatını kaybetti. Katliamın gerçekleştirileceğinin önceden bilindiği ve üniversitedeki polislerin amiri olan Reşat Altay’ın saldırganların arkasından koşan polislere “koşma” emri verdiği sonradan ortaya çıktı. Katliamı takip eden günlerde Altay, İstanbul Terörle Mücadele Şubesi Müdürlüğü koltuğuyla ödüllendirilecek, bu ödül kâfi gelmeyince Niğde Emniyet Müdürlüğü’ne atanacaktı. Yapılan yargılama sonucunda kimse ceza almazken, Kontrgerilla işini iyi bildiğini bir kere daha herkese kanıtlıyordu.
9 Ekim 1978 gecesi, Ankara’nın Bahçelievler semtinde yedi öğrenci hunharca katledildi. Haluk Kırcı, Abdullah Çatlı gibi isimler katliamın sorumlusu olarak gösterildi. Kırcı, necip Türk devleti tarafından hapisten kaçırılacak ve iki kez yanlışlıkla - evet evet yanlışlıkla - serbest bırakılacaktı. Sağ basın olayın üzerini örtmek için her şeyi yapacak, Abdullah Çatlı ve arkadaşları yıllarca devletin en üst kademelerinde görev alacaklardı. İleride bugünün demokratı Mümtaz’er Türköne’nin danışmanı olduğu başbakan Tansu Çiller, bu ülke için kurşun atanın da, kurşun yiyenin de şerefli olduğunu söyleyecekti. Ölmek solcuların hakkıydı galiba.
1979 senesinin sonuna gelindiğinde Maraş’ta, Cumhuriyet dönemi Türkiye’sinin gördüğü en büyük ve en acımasız katliamlardan biri, bu kez Alevilere karşı işleniyordu. Sonradan bugünkü başbakan ve cumhurbaşkanının partisinin çatısı altında aday olup Meclis’e girecek olan Ökkeş Kenger’in (Şendiller) bir numaralı şüphelisi olacağı Maraş katliamı sırasında, günler boyunca şehirdeki Aleviler katledilecek, kontrgerilla katliamcıların arkasında olacaktı. Katliamı takip eden süreçte tüm şüpheliler bir güç tarafından korunacaktı. Yıllar sonra, devlette devamlılık esas olduğundan olsa gerek, Adalet ve Kalkınma Partisi hükümetinin düzenlediği Alevi Çalıştayı’na davet edilen isimlerin başında da, eski partilileri Ökkeş Bey gelecekti. Katliamın yapıldığı şehirde 2011 yılında dahi ülkenin başbakanı, “biliyorsunuz Alevi” diyerek bir siyasi rakibinin inancını halka yuhalatacaktı.
1980 senesinde, 12 Eylül’den iki ay önce Fatsa’da ordu darbenin tatbikatını yapmıştı. Kontrgerilla tarafından düzenlenen operasyonda, sağcı gazeteler Fatsa’nın nasıl da bir terör yuvasına dönüştüğünü yazarak işkencelere ortak olacak, arka çıkacaklardı. 2011’in son günlerinde 12 Eylül cuntasının başındaki Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya hakkında dava açan savcı dahi “Fatsa ilçesi, sokaklarında rahatça dolaşılamayan, resmi dairelerinde Türk bayrağı asılmayan, camilerinde namaz kılınamayan, okullarında mini mini öğrencilerine dahi sol yumruklar havada enternasyonal marşı söyletilen, devlet gücüne karşı, barikatlarla çevrilmiş, hiçbir adli ve devlet organı faaliyet gösteremeyen, bütün meselelerini 11 Halk-direniş komiteleri tarafından çözülmeye çalışılan, milliyetçi vatandaşların mallarının istimlak edilerek göçe zorlandığı, gitmeyenlerin acımasızca öldürüldüğü bir yer haline geldi” diyerek resmi ağızlardan Fatsa’nın nasıl göründüğünü anlatacaktı. Nihayetinde kontrgerilla operasyonuyla sol bir kez daha suçlu ilan edilirken, milliyetçi ve İslamcılar alkışlarla izliyorlardı olan biteni. Devlet kimi öldüreceğini, kimi tutuklayacağını, kimi hapse atacağını ve kimi mükafatlandıracağını çok iyi biliyordu.
Nihayet 1980’in 12 Eylül’ünde, insanlık tarihine kara puntolarıyla yazılmış olan kontrgerilla darbesi gerçekleşti. Dünya’nın gördüğü en korkunç işkenceleri uygulamaktan büyük bir keyif alan bu cunta, ülkedeki pek çok kesimle beraber, başta Kürtlere ve solculara yaşam alanı bırakmadı. Darbecilerin ayağına koşup, onların hükümetinin başbakan yardımcısı olan Turgut Özal gibi pek mühim sivil isimler, anarşinin nasıl da azıttığını anlatmaya soyuldular. Darbeciler yıllarca asker-sivil bürokrasinin en muhkem mevkilerine oturdular. Kendisini Özal’ın geleneğinin devamında gören başbakan hatırlar ama söyleyemez, darbeci Kemal Yamak’ı Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği pozisyonuna atayan da o Özal’dı. Darbenin ardından, 12 Eylül bir darbe değildir diye yazan Nazlı Ilıcak, “son karakol”un ülkeyi nasıl da kurtardığını anlatmaya soyunan Fettullah Gülen’e de sorabilir isterse Tayyip Bey ama gerekli olduğunu sanmıyorum.
1990’li yıllara gelirken, kontrgerilla yine sahnedeydi. Dönemin tüm karanlık sayfalarının ardından çıkan Mehmet Ağar’ın deyimiyle, devlet adına bin operasyon yapılacaktı bu sürede. Kürt coğrafyasını kana bulayan bu operasyonların failleri dönemin sağ iktidarları tarafından baş tacı edilecekti. Daha sonra, Susurluk’ta gerçekleşen bir trafik kazasıyla gerçekleri daha fazla saklayamayanlar, kontrgerilla tüm yönleriyle ortaya çıkmasın diye temiz toplum taleplerini sulandırmaktan çekinmeyeceklerdi. Ülkenin dört bir yanından faili meçhul cinayetler ve işkence sesleri yükselirken, bugünkü başbakan ve cumhurbaşkanının partisinin yetkilileri, kontrgerillanın ortaya çıkarılmasını isteyenleri aşağılık bir şekilde “mum söndü oynuyorlar” diye suçlayacaklardı. Mehmet Ağar’ın, aradan 15 yıl geçtikten sonra gizemli bir şekilde yalanlayacağı şekilde söyleyecek olursak, devlet o tuğlayı oradan çekmemeye kararlıydı.
İğrenç bir şekilde ‘hayata dönüş’ adını verdikleri bir dizi katliamla cezaevinde insanları öldüren kontrgerilla, 2000’li yıllarda, değişen konjonktürün etkisiyle biraz daha arka planda kalacaktı ama istediği zaman, istediği yerde, birilerinin tanıdıkları ‘iyi çocuklar’ eliyle kendisini hatırlatmayı da bilecekti.
Nihayet 2007 senesinin 19 Ocak günü, devletin neredeyse tüm kurumlarının bilgisi dahilinde Pelitli’den gelen Ogün Samast, Hrant Dink’i katledecekti. Sonradan AKP hükümeti tarafından ödüllendirilecek olan dönemin İstanbul Emniyet Müdürü cinayetin arkasında bir örgüt olmadığını daha ilk gün söylemekte bir beis görmeyecekti. Aradan 5 yıl geçtikten sonra, cinayette payı olan kamu görevlilerinin her biri, iktidar partisi tarafından korunacak, korunmakla da kalmayıp, ödüllendirileceklerdi. 5 yıl sonra verilen kararda, Cerrah’ın ilk gün dikte ettirdiği polis fezlekesinin aynısını yazmakta bir beis görmeyen Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemesi üyeleri, bizlerle dalga geçerken, katil 301 sloganlarına re’sen bir ek yaptıklarının da farkındaydılar aslında. Kontrgerilla, başbakana bağlı MIT aracılığıyla tehdit ettiği, bugünkü Meclis Başkanı’nın ağzından ‘milleti arkadan hançerlemek’le suçladığı Hrant Dink’in katillerini de korumayı başarmıştı işte. Puşi takan, kitap yazan, slogan atan, katliamları protesto eden, çevreyi korumaya çalışan, velhasıl muktedirlerin isteklerine boyun eğmeyen herkesin örgüt üyesi olduğu bir ülkede, bir tek Hrant Dink cinayetinin arkasında bir örgüt yoktu anlaşılan.
Bu dava aslında devletteki devamlılığı göstermesi bakımından da aydınlatıcıdır. Kontrgerillanın taşeronluğuna koştura koştura giden Türk sağının mağrur temsilcilerinden müteşekkil bir hükümetten, o kontrgerillayı deşifre etmesini beklemek doğru değil. Onlar bu katliamın da, diğer katliamların da hesabını sormayacaklar. Onlar, faili meçhulleri araştırma önergelerini reddederken aslında tutarlı davranıyorlar. Onlar 12 Eylül’ün getirdiği yasaklara sahip çıkarken, kendilerini oraya getiren iradeye sadakatlerini gösteriyorlar. Onlar, içinden çıktıkları, birbirlerini besledikleri, ideolojik olarak anlaştıkları kontrgerillanın yanında olmakta haklılar. Onlar devletteki devamlılığı temsil ediyorlar.
Peki onlar haklılar diyerek, sinik bir şekilde oturacak mıyız? Elbette hayır. Hrant Dink davasında da, diğer faili meçhullerde de, ezcümle bu ülkede kontrgerillanın işlediği tüm suçlarda da, gerçekleri ortaya koyma görevi, bir kez daha tüm o katliamların mağduru olan sola düşmektedir.
Kısacası madem ilam padişahındır, o zaman sokaklar da bizim olmalıdır.
-
bjklicnsu bunu beğendi
-
balkarabiberlimon bunu beğendi
-
senemsinem bunu beğendi
-
toplumdusmani bunu beğendi
-
kadinkizcocuk bunu beğendi
-
girledie bunu beğendi
-
glnddt bunu gerekyokki kullanıcısından yeniden blogladı
-
gerekyokki bunu gönderdi